Kafkas J Med Sci: 6 (3)
Cilt: 6  Sayı: 3 - 2016
Özetleri Gizle | << Geri
ORIJINAL ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Kardiyovasküler risk tahmini için pre- ve post-menapozal hayatta nötrofil/lenfosit oranı değişikliklerinin değerlendirilmesi.
Evaluation of neutrophil/lymphocyte ratio changes between pre- and post-menopausal life for cardiovascular risk prediction.
Ahmet Karakurt, Cennet Yıldız
doi: 10.5505/kjms.2016.44265  Sayfalar 149 - 154
Amaç: Birçok klinik çalışmada nötrofil lenfosit oranının (NLO), artmış aterosiklerotik kardiyovasküler risk belirlemede prognostik değerinin bilinmesine rağmen, postmenopozal sağlıklı kadınlarda ki pognostik değeri bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, premenopozal ve postmenopozal sağlıklı kadınlar arasında NLO değerlendirmektir.
Yöntem: Mart 2013 ve Mayıs 2014 tarihleri arasında kardiyoloji polikliniğine kontrol maksatlı başvuran ve herhangi bir kardiyak yakınması olmayan peremenopozal 295 (otranca yaş 37 yıl, dağılım 33-42 yıl) ve postmenopozal 153 kadın (ortanca yaş 56 yıl, dağılım 52-62 yıl) çalışmaya alındı. Tüm hastaların tam kan hücre sayıları kaydedildi. İki gurup arasında rutin kan sayım parametreleri nötrofil, lenfosit ve nötrofil lenfost oranı (mutlak nötrofil sayısının ve mutlak lenfosit sayısına oranı) karşılaştırıldı.
Bulgular: Premenopozal ve postmenopozal sağlıklı kadınlar arasında nötrofil-lenfosit oranı açısından istatistiksel fark saptanmadı [sırasıyla median: 1.77, interquartil range (IQR): 1,38-2,25 ve 1,68 (IQR: 1,24-2,07), p = 0.240]. Benzer şekilde, lokosit ve lenfosit sayıları arasında da istatistiksel fark saptanmadı [sırasıyla median: 3,7x103/mm3 (IQR: 3,04-4,50) kr. 3,63x103/mm3 (IQR: 2,79-4,33), p = 0.393 ve 2,12 (IQR: 1,79-2,52) kr. 2,10 (IQR: 1,70-2,60), p = 0.624].
Sonuç: Bu çalışma, NLO’ı postmenopozal dönem ile premenopozal döneme arasında fark olmadığı göstermiştir. Ayrıca bu sonuçlar, nörofil, lenfosit sayılarının ve NLO’nin postmenopozal dönemde farklılık göstermediğini ve ateroskleroz riski belirteci olarak kullanılılamaz olduğunu ortaya koymuştur.
Aim: Neutrophil to lymphocyte ratio (NLR) has demonstrated in various clinical studies to identify the increased atherosclerotic cardiovascular risk. However, the prognostic value of NLR is unknown in healthy postmenopausal women. The aim of this study to evaluate the relationship between and premenopausal and postmenopausal healthy women regarding the NLR.
Method: The study population included 295 premenopausal (median age 37 years, range 33-42 years) and 153 postmenopausal (median age 56 years, range 52-62 years) healthy women who have admitted cardiology clinic between March-2013 and May-2014. The complete blood count was obtained from all patients. Total leukocytes were counted and differential count obtained for neutrophil, lymphocyte and NLR were evaluated.
Results: There were no significant differences between premenopausal and postmenopausal healthy women regarding NLR (median: 1.77, [interquartil range (IQR): 1.38 - 2.25] and 1.68 [IQR: 1.24 - 2.07], p=0.240 respectively). Similarly, there were no significant differences between two groups in terms of neutrophil and lymphocyte counts (median: 3,7x103/mm3 [IQR: 3.04 - 4.50] vs. 3.63x103/mm3 [IQR: 2.79 - 4.33], p=0.393 and 2.12 [IQR: 1.79-2.52] vs 2.10 [IQR: 1.70-2.60], p=0.624, respectively).
Conclusion: This study demonstrated that there is no difference regarding NLR between the premenopausal and healthy postmenopausal women. These findings have also revealed that the NLR, neutrophil and lymphocyte counts do not change in menopausal life, and thus can not be used as a marker for atherosclerosis in these groups.

TAM DERGI
2.
Tam Dergi
Full issue

Sayfalar 149 - 218
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ORIJINAL ARAŞTıRMA MAKALESI
3.
Kronik ağrılı lomber stenoza eşlik eden psikiyatrik hastalıklar ve lomber stenoz cerrahisine etkileri
Psychiatric disorders in lumbar stenosis with chronic pain and their effects on lumbar stenosis surgery
Şeyho Cem Yücetaş, Yelda Yenilmez, Can Hakan Yıldırım, Nergiz Hüseyinoğlu, Yusuf Ehi, Serat Tunç, Kadir Yıldırım, Necati Üçler
doi: 10.5505/kjms.2016.31032  Sayfalar 155 - 161
Amaç: Lomber stenoz ileri yaşlarda sık görülen ağrılı bir sorundur. Ağrı, yaşam kalitesini ciddi boyutta bozan bir şikayettir. Lomber stenozu olan hastalarda eşlik eden bir psikiyatrik bozukluk olup olmadığı ve bu hastaların postoperatif Visual Analog Scale skorları değişkenleri değerlendirildi.
Gereç ve Yöntem: Aralık 2012-Nisan 2013 tarihleri arasında Beyin ve Sinir Cerrahisi tarafından değerlendirilen ve opere edilen 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalar preop psikiyatri uzmanı ile konsulte edildi. Psikiyatri uzmanı tarafından hastalara SCID-I (Structured clinical interview for DSM-IV axis I disorders), Beck depresyon ölçeği ve Beck anksiyete ölçeği uygulandı. Psikiyatrik bozukluk eşlik eden hastalara psikiyatri uzmanı tarafından SSRI (Serotonin gerialım inhibitörü) grubu bir antidepresan başlandı ve düzenli aralıklarla kontrolleri yapıldı. Psikiyatrik bozukluk eşlik eden ve etmeyen hastaların preoperatif ve postoperatif 1 ve 6 ay sonraki Visual Analog Scale skorları karşılaştırıldı.
Bulgular: Lomber stenoz tanısı alan 80 hastanın 22’sinde majör depresyon, 8’inde yaygın anksiyete bozukluğu ve 5’inde somatizasyon bozukluğu tespit edildi. Eşlik eden bir psikiyatrik bozukluğu olmayan lomber stenozlu hastaların postop 1. ay medyan, minimum ve maksimum Visual Analog Scale skoru değerleri 3.7 (3.2- 4.2), 6. ay Visual Analog Scale skoru değerleri 3.3 (2.7- 3.9) olarak kaydedildi. Psikiyatrik bozukluğun eşlik ettiği 35 hastanın 1. ay medyan, minimum ve maksimum Visual Analog Scale skoru değerleri 5.8 (5.3-6.4), psikiyatrik tedavi başladıktan 6 ay sonra 3.5 (2.5-4.0) olarak kaydedildi.
Sonuçlar: Kronik ağrılı lomber stenoz nedeni ile opere edilen hastalarda eşlik eden psikiyatrik bozukların tedavi edilmesinin postoperatif operasyon başarısını artırdığını vurgulamak istedik.
Anahtar Kelimeler: Lomber Stenoz, Kronik Ağrı, Psikiyatrik Bozukluk
Background: Lumbar stenosis is a painful disorder frequently observed in advanced ages. Pain is a complaint that has significant consequences to quality of life. In this study, it was analyzed whether there are any comorbid psychiatric disorders in patients with lumbar stenosis and the variances in postoperative Visual Analogue Scale scores of these patients.
Methods: 80 patients who were evaluated and operated by the Department of Neurosurgery between December 2012 and April 2013 were subject to retrospective analysis. All patients were preoperatively consulted to a psychiatrist. The psychiatrist administered the SCID-I/CV [Structured clinical interview for DSM-IV axis I disorders, clinical version], Beck Depression Scale and Beck Anxiety Scale. Those patients with comorbid psychiatric disorders were given treatment with an SSRI [selective serotonin reuptake inhibitors] type antidepressant and regular follow-ups were made. Visual Analogue Scale scores of patients with or without comorbid psychiatric disorder were compared in the preoperative term and the postoperative months 1 and 6.
Results: Out of 80 patients diagnosed with lumbar stenosis, 22 were detected with major depression, 8 with generalized anxiety disorder and 5 with somatization disorder. The median, minimum and maximum Visual Analogue Scale scores of lumbar stenosis patients without comorbid psychiatric disorders was 3.7 (3.2-4.2) in the postoperative month 1 and 3.3(2.7- 3.9) in the postoperative month 6. The median, minimum and maximum Visual Analogue Scale scores of 35 lumbar stenosis patients with comorbid psychiatric disorders was 5.8 (5.3- 6.4) in the postoperative month 1 and 3.4 (2.5-4.0) 6 months after psychiatric treatment was initiated.
Conclusions: Our aim was to emphasize that the treatment of comorbid psychiatric disorders in patients operated for chronic pain lumbar stenosis increases postoperative success.
Keywords: Lumbar Stenosis, Chronic Pain, Psychiatric Disorder

4.
Daptomisinin rifampisin ve gentamisin ile kombinasyonlarının VRE suşlarına in-vitro etkinliği.
In-vitro activities of daptomycin in combination with rifampicin and gentamicin against VRE strains.
Gülseren Aktaş, Şengül Derbentli
doi: 10.5505/kjms.2016.29974  Sayfalar 162 - 168
Giriş: Daptomisinin, rifampisin ve gentamisin ile kombinasyonlarının, hem yüksek düzeyde aminoglikozid direnci (HLAR) olan ve hem de HLAR olmayan (non-HLAR) vankomisine dirençli enterokok (VRE) suşlarına karşı etkinliği in-vitro koşullarda araştırılmıştır.
Yöntem: Otuzdokuz VRE suşunun laboratuvar tanısı konvansiyonel yöntemler ile yapılmıştır. HLAR araştırması için 120µg gentamisin ve 300µg streptomisin içeren diskler kullanılarak yapılan difüzyon yöntemi sonucunda; suşların %41’inin (16/39) gentamisin ve streptomisine yüksek düzeyde dirençli (HLAR) ve %59’unun (23/39) ise duyarlı (non-HLAR) olduğu belirlenmiştir. Çalışmada kullanılan tüm antibiyotiklerin minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri, Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI)’ın önerileri doğrultusunda, buyyonda mikrodilüsyon yöntemi ile belirlenmiş, sonuçları aynı standarda göre değerlendirilmiştir. Antibiyotik kombinasyonlarının in-vitro aktivitesi “checkerboard” mikrodilüsyon tekniği kullanılarak saptanmıştır. Çalışmada kullanılan suşlar için, antibiyotiklerin tek başına ve kombinasyon halinde iken elde edilen MİK değerlerine göre fraksiyonel inhibitör konsantrasyon indeks (FİKİ) değerleri hesaplanmıştır. Buna göre FİKİ ≤ 0.5 olarak bulunan sonuçlar sinerjist; FİKİ ˃ 0.5-4 additif/indifferens; ve FİKİ ˃ 4 olarak bulunan sonuçlar ise antagonist etki olarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Suşların tümü (%100) daptomisine duyarlı bulunurken, rifampisine duyarlılık oranı ise %5.1 (2/39) olarak tespit edilmiştir. Daptomisinin, rifampisin ve gentamisin ile kombinasyonları non-HLAR suşlarının sırasıyla %34.8 (8/23) ve %8.7’si (2/23) için sinerjist etkili bulunmasına karşın, suşların çoğunluğu için additif/indifferens etkili saptanmıştır. Daptomisinin rifampisin ile kombinasyonu HLAR suşlarının % 50’si (8/16) için sinerjist etkili bulunurken, daptomisinin gentamisin ile kombinasyonunun, suşların hiçbiri için sinerjist etki sağlamadığı gözlenmiştir. Tüm VRE suşları için daptomisin/rifampisin ve daptomisin/gentamisin kombinasyonlarının FİKİ değerleri sırasıyla 0.155-1.5 ve 0.375-2.0 olarak belirlenmiştir. Her iki antibiyotik kombinasyonunun da, çalışmada denenen VRE suşlarının hiçbiri için antagonist etki göstermediği saptanmıştır.
Sonuç: Çalışmanın sonuçları, hem HLAR ve hem de non-HLAR VRE suşları tarafından oluşturulan ciddi VRE enfeksiyonların tedavisinde daptomisin/rifampisin kombinasyonunun önerilebilir bir alternatif olduğu fikrini vermiştir.
Introduction: In-vitro activity of daptomycin in combination with rifampicin and gentamicin, was assessed against vancomycin-resistant enterococci (VRE) with both high-level aminoglycoside resistance (HLAR) and non-HLAR.
Method: Identification of 39 VRE was performed using conventional methods. HLAR strains were identified by using disk diffusion method with gentamicin: 120µg and streptomycin: 300µg disks. The rates of HLAR and non-HLAR were established as 41% (16/39) and 59% (23/39), respectively.
Minimum inhibitory concentration (MIC) of all antibiotics used were determined and evaluated using microbrothdilution technique as described by Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI).
In-vitro activities of antibiotic combinations were determined using microbroth “checkerboard” microdilution technique. Fractional inhibitory concentration index (FICI) were calculated relative to MIC values of antibiotics both alone and in combinations. Synergy was defined as a FICI of≤0.5, additive/indifference as a FICI>0.5-4.0 and antagonism as a FICI of>4.0.
Results: All strains were established as daptomycin susceptible (100%) while rifampicin susceptibility rate was found to be 5.1% (2/39) according to MICs. When daptomycin was combined with rifampicin and gentamicin, additive/indifferent effects were observed for the majority of 39 strains, eventhough the synergistic effect defined in non-HLAR were 34.8% and 8.7%, respectively. Although daptomycin combination with rifampicin showed a synergistic effect against 50% of HLAR, no synergism was observed in combination of daptomycin with gentamicin. The combinations of both daptomycin/rifampicin and daptomycin/gentamicin also showed FICI of 0.155-1.5 and 0.375-2 against strains, respectively. There was no antagonism observed in any of the combinations.
Conclusion: The results of the study suggest that combination of daptomycin/rifampicin may be recommended as an alternative in treatment of serious VRE infections caused by both HLAR and non-HLAR.

5.
Smart Klemp İle Sünnet Tekniği
Circumcision Technique With Smart Clemp
Kürşat Çeçen, Aslan Demir, Mert Ali Karadağ, Ramazan Kocaaslan, Mehmet Uslu
doi: 10.5505/kjms.2016.47855  Sayfalar 169 - 174
AMAÇ:
Sünnet işleminin süresini kısaltacak ve estetik açıdan daha tatmin edici bir yöntem olmaya aday SMART klemp yöntemini değişik parametrelerle değerlendirmek.

GEREÇ VE YÖNTEM:
2010-2013 yılları arasında, yaşları 1-10 arasında değişen toplam 178 çocuk, tek bir üroloji uzmanı tarafından (KÇ) smartklemp kullanılarak sünnet edildi. Ek bir hemostatik yöntem kullanılmadı. Sütür atılmadı. Anestezi sonrası sünnet süresi kaydedildi. Sünnet sonrası 5. Gün tüm çocuklar çağrılarak smartklemp çıkartıldı ve 10. Gün tekrar çağrılarak oluşan komplikasyonlar kaydedildi. Ebeveynlere sünnet sonrası hissettikleri endişe ve estetik açıdan tatmin edici olup olmadığı sorularak kaydedildi.

BULGULAR
Anestezi sonrası sünnet süresi ortalama 6 dk olarak olarak belirlendi. Onbir ( %6,1) çocukta yetersiz sünnet saptanırken tatmin edici düzeyleri kötü olarak değerlendirilen 5 çocuğa klasik dorsal slit yöntemiyle revizyon uygulandı. Yetmiş iki çocukta (%40,5) smartklemp çıkartıldığında, sünnet sonrası kalan mukozal alanda, parafimozisde görülene benzer ödem görüldü ve sünnet sonrası 10. günde çoğu kaybolurken 14 (%7,8) sünnet olgusunda saptanan ödem şiddetli düzeyde idi ve en uzunu 17. günde kayboldu. Sünnet sonrası kontrolde hiçbir olguda kanama ve enfeksiyon saptanmadı. Sünnetlerin tamamında, mukozal alanın, klasik dorsal slit yöntemine kıyasla daha fazla kaldığı dikkat çekti. Ebeveynlerin sünnet sonrası duydukları kaygı düzeylerinin oranları %10,6 hiç, % 31,4 az, %43,8 orta, % 14,04 yüksek düzeyde idi. Estetik sonucun tatmin düzeyleri ise %8,42 kötü, % 5,05 orta, %44,38 iyi ve % 42,13 çok iyi olarak belirlendi.

SONUÇ:
Sünnet işleminden genel memnuniyet düzeyi iyi olmakla birlikte, tek bir teknik altında standardize etmek için daha fazla çalışmalara ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE
To evaluate the smartClemp Method which is a candidate for more satisfaction cosmetics results and shorthening the circumcision duration.

MATERIALS AND METHODS
A total of 178 children with the ages ranging between 1-10 were circumcised by single urologist between 2010-2013. Accessory hemostatic method was not used. No sutures were preferred. The duration of the circumcision was recorded after anesthesia. All the patients were called on post-operative 5th day for removing the SmartClemp and on 10th day they were called again for recording the complications. The anxiety and satisfacion degree for cosmetics results were asked and recorded.

RESULTS
Average operation time was 6 minutes. Inadequate circumcision was observed in 11 children and 5 of them whose satisfaction degrees were bad were revised by using dorsal sleet method. Paraphymosis like oedamatous formation was observed in 72 children after removal of the SmartClemp and albeit most of them disappeared on post-operative 10th day, 14 cases suffered from serious oedama and the longest duration was 17 days for disappearing. No infection or bleeding was recorded at the post-operative control. Mucosa was observed much more, when compared with dorsal sleet method. The anxiety of the parents was non in 10.6%, few in 31.4%, moderate in 43.8% and high in 14.04%. The parental satisfaction rates of cosmetics were bad in 8.42%, moderate in 5.05%, good in 44.38%, and very good in 42.13 %.

CONCLUSIONS
Average parental satisfaction degree was beter than classical circumcision; but more studies are required for standartization.

6.
Alanı Sağlıkla İlgili Olmayan Akademisyenlerin Serviks Kanserine İlişkin Bilgi Düzeylerinin Ve Farkındalığının İncelenmesi
The Study of the Knowledge levels and Awareness of the academicians who are not in the field of health in relation to Cervical Cancer
Özlem Karabulutlu, Türkan Pasinlioğlu
doi: 10.5505/kjms.2016.40326  Sayfalar 175 - 180
Amaç: Tanımlayıcı tipteki bu çalışma, Atatürk Üniversitesine bağlı alanı sağlıkla ilgili olmayan birimlerde çalışan evli akademisyenlerin serviks kanserine ilişkin bilgi düzeylerinin ve farkındalığının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Araştırmada örneklem seçimine gidilmemiş bu birimlerde çalışan ve araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 77 kadın araştırma kapsamına alınmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan toplam 30 soru içeren anket formu ile toplanmıştır.
Bulgular: Akademisyenlerin %40.3’ünün serviks kanserine yönelik bilgi aldıkları, %42.9’unun Pap smear yaptırdığı belirlenmiştir Ayrıca %55.8’i serviks kanserinden korunmak için düzenli Pap smear yaptırmak gerektiğini ve HPV’den koruyucu aşıyı duyduklarını belirtmiştir.
Sonuç: Evli akademisyen kadınların serviks kanseri, risk faktörleri, korunma yolları ve Pap smear ile ilgili bilgileri istendik düzeyde değildir. Konuyla ilgili eğitim materyallerinin hazırlanarak akademisyenlere ulaştırılması ve konu ile ilgili eğitim ve danışmanlık hizmeti verilmelidir.
Objective: This study aims to identify was conducted in order to determine the knowledge levels and awareness of the academics working in the departments not related to health at Atatürk University in relation to cervical cancer.
Method: No sample selection was used in the study, as the subjects of were a total of 77 academics, working in the departments and accepting participating in the study. Data of the study were collected using a 30-item containing questionnaire formed by the researcher. In the assessment of the data, arithmetic average and percentage distributions were used.
Results: According to result of the questionnaire, 40.3% of the subjects had information related to cervical cancer and 42.9% had Pap smear. And, also, 55.8% of the participants stated that a regular Pap smear should be conducted in order to avoid cancer and that there is a preventive vaccination from HPV.
Conclusion: It was concluded that the knowledge of the married female academics in relation to cervical cancer, risk factors, preventive methods, and Pap smear is not at required levels. It is suggested that educational materials should be prepared for the academics and that they should be given educational seminars.

7.
Yenidoğan İşitme Taraması Sonuçlarımız
Newborn Hearing Screening Results
Oğuz Oğuzhan, Ali Osman Özbey, Yusuf Yıldırım, Mücahit Altınışık
doi: 10.5505/kjms.2016.65882  Sayfalar 181 - 183
Giriş: Bebeklerin konuşma ve lisan yetenekleri yaşamın ilk birkaç ayında hızlı gelişir. Konjenital işitme kaybı, çocuğun konuşma, lisan, sosyal ve bilişsel becerilerini olumsuz yönde etkiler. Konjenital işitme kaybının erken tanısında yenidoğan işitme taraması büyük önem taşır. İşitme taraması için şu an dünyada en çok kullanılan yöntem Otoakustik Emisyon ölçümleridir. Bölgemizin yayınlanmış işitme taraması sonuçları bulunmamaktadır. Çalışmamızda sağlıklı yenidoğanlarda işitme taraması protokolümüzü ve sonuçlarının sunulması amaçlanmıştır.

Yöntem: Siverek devlet hastanesinde Mart 2012 ile Eylül 2013 tarihleri arasında taranan 3412 sağlıklı yenidoğan, geçici uyarılmış otoakustik emisyon tarama metodu (TEOAE) ile Otoport Lite OAE system (Otodynamics Ltd, UK) cihazı kullanılarak doğumlarından itibaren bir ile üç gün arasında tarandı. Testten geçemeyen yenidoğanlar 14 gün sonra ikinci test için çağrıldı. İkinci testi geçemeyen yenidoğanlar 14 gün sonra üçüncü test için çağrıldı ve testten önce dış kulak yolunda debris, buşon veya orta kulak iltihabı, efüzyonu açısından muayene edildi.

Bulgular: Taranan 3412 yenidoğanın 656'si (% 19,2) ilk testi, 110'u (%3.2) ikinci testi, 14’ü (%0.4) üçüncü testi geçemediler. Ondört yenidoğan ve risk faktörlerinden birine sahip yenidoğanlar ileri odyolojik inceleme için Üçüncü basamak sağlık merkezine sevk edildi.

Sonuç: İşitme kaybına erken tanı koyabilmek için yeni doğan işitme taramasının tüm bireylerde yapılmasını önermekteyiz. Yenidoğan işitme kaybı açısından riskli bebeklerin normal bireylerden ayrılmasını ve ileri odyolojik incelemelerden geçirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Introduction: Speaking and language ability development of infants improve quickly in the first few months of life. Congenital hearing loss, affects children’s speech, language, social, and cognitive ability negatively. Newborn hearing screening program is very important for the diagnosis of congenital hearing loss early. Otoacoustic emission measurement is currently most common method in the world. Hearing screening results published in our region are not available. In our study, we aimed to present the healthy newborn hearing screening protocol and results.

Method: A total of 3412 healthy newborns scanned between March 2012 and September 2013 in Siverek State Hospital by transient evoked otoacoustic emission and scanning method (TEOAE) using Otoport Lite OAE system (Otodynamics Ltd.UK)in the first three days of their life. Failed infants, were called fort he second test 14 days after the first test and examined for debris, cerumen in external auditory canal or middle ear inflammation or effusion. The infants with risk factors were referred to tertiary health center regardless of test results.

Results: A total of 656 of 3412 newborns (19.2%) could not pass the first test, 110 of 3412 newborns (3.2%) could not pass the second test and 14 (0.4%) of 3412 newborns could not pass the third tests. These 14 newborns and newborns having a risk factor referred to the tertiary health center for advanced audiological examination.

Conclusion: We recommend, to screen hearing abilities of all newborn. Infants who have risk factors for hearing loss should be seperated from normal individuals for advanced audilogical investigations.

8.
Çocuk Hastalarda Böbrek Taşı Tedavisinde Retrograd Intrarenal Cerrahi-Mini Perkütan Nefrolitotomi Yöntemlerinin Karşılaştırılması: Tek Merkezli Retropektif Çalışma
Comparison of Retrograde Intrarenal Surgery and Mini-Percutaneous Nephrolithotomy in The Management of Pediatric Kidney Stones: Single Center Retrospective Study
Ahmet Nihat Karakoyunlu, Hakkı Uğur Özok, Sercan Sarı, Mehmet Çağlar Çakıcı, Emre Hepşen, Hikmet Topaloğlu, Aykut Buğra Şentürk, Hamit Ersoy
doi: 10.5505/kjms.2016.19970  Sayfalar 184 - 188
Giriş: Çocuk hastalarda böbrek taşı tedavisi önemli bir sorundur. Taş tedavisinde şok dalga litotripsi(SWL), mini-perkütan nefrolitotomi(mini-PNL), mikro perkütan nefrolitotomi(micro-PNL) ve son dönemlerde gelişen retrograd intrarenal cerrahi(RIRC) yöntemleri kullanılmaktadır.
Yöntem: Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2012–2015 yılları arasında RIRC ve mini-PNL yapılan 1047 hastadan 17 yaş altı olan 27 hastanın demografik, intraoperatif, postoperatif verilerini ve komplikasyonlarını retrospektif olarak toplayarak değerlendirdik.
Bulgular: Taş boyutu 1–2 cm olan taşlarda başarı RIRC için %70 iken, mini-PNL için %100 idi. Taş boyutu 2–3 cm arası olan taşlarda başarı RIRC için %50 iken mini-PNL için %100 bulundu. Her iki grupta major komplikasyon izlenmedi. Skopi süresi, operasyon süresi, taş yükü ve hastanede kalış süresi her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı şekilde farklıydı.
Sonuç: Sonuç olarak her iki yöntem çocuklar hastalarda uygulanabilir, güvenli ve etkin yöntemlerdir
Introduction: Management of kidney stone in pediatric patients is an important problem. Shock Wave Lithotripsy (SWL), mini-percutaneous nephrolithotomy(mini-PNL), micro PNL and recently developing Retrograde Intrarenal Surgery(RIRS) are the methods used in stone management.
Methods: Among from the 1047 patients who had undergone RIRS and mini-PNL in Dıskapı Yıldırım Beyazıt Training and Research Hospital, 27 patients who are younger than 17 years were included our study. The demographic, intraoperative and postoperative data of these patients and complications were evaluated retrospectively.
Results: For 1–2 cm diameter stones, the success for RIRS and mini-PNL were %70 and %100, respectively. For 2-3 cm diameter stones, the success for RIRS and mini-PNL were %50 and %100, respectively.There was no major complication in both groups. Scopy time, operation time, stone burden, hospital stay were different between two groups. And the difference was statistically significant.
Conclusion: As a result RIRS and mini-PNL are effective and safe methods and they are feasible in treatment of pediatric patients.

9.
Distal radius kırıklarında plak-vida ve perkütan çivilemenin fonksiyonel ve ekonomik değerlendirilmesi
Functional and economic analysis of plate-screw and percutaneous pinning in radius distal end fractures
Hüseyin Aşkar, Uğur Erdem Işıkan, Ali Bilge, Ali Levent, Mehmet Akif Altay
doi: 10.5505/kjms.2016.77044  Sayfalar 189 - 196
Amaç: Radius distal uç (RDU) kırıklarının cerrahi tedavisinde temel amaç en kısa sürede fonksiyonel bir el bileği eklemi elde etmek ve iş gücü kaybını en aza indirmektir. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışmada RDU kırığı nedeniyle K telleri ya da plak-vida uygulanarak tedavi edilen hastaların anatomik ve fonksiyonel sonuçları ile maliyetlerinin karşılaştırılması amaçlandı
Çalışma Planı:
Hastalar ve yöntemler: Nisan 2004 ile Temmuz 2009 tarihleri arasında radius distal uç kırığı tanısı konularak cerrahi olarak tedavi edilen 54 olgu geriye dönük olarak değerlendirildi. Plak vida ile osteosentez uygulanan hastalar Grup 1, perkutan çivileme uygulanan hastalar ise Grup 2 olarak değerlendirildi. Hastalar anatomik ve fonksiyonel olarak değerlendirildi. Ayrıca her iki grup için maliyet analizleri değerlendirildi.
Sonuçlar: Anatomik ve fonksiyonel skorlama açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Anatomik skorlama ile fonksiyonel skorlama arasında çok iyi düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Bu sonuç anatomik skorlamada çok iyi sonuç elde edildiği zaman fonksiyonel skorlamada da aynı büyüklükte başarı gözleneceğini göstermektedir. Hastanede yatış süresi ve tedavi maliyetlerinin karşılaştırılmasında ise Grup 1 de her ikisinin de anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi.
Çıkarımlar: Her iki grup arasında anatomik ve fonksiyonel sonuçlar açısından anlamlı bir fark elde edilmemesine karşın perkütan çivilemenin ciddi olarak hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini azalttığı gösterilmiştir.
Objective: The primary objective in surgical treatment of Radius distal end (RDE) fractures is to compose a functional wrist with no delay and to minimize labor-force loss. In this retrospective study the aim has been to draw a comparison between anatomic and functional results of RDE-fracture patients treated with K-wires or plate-screw application and make a comparison amidst anatomic and functional results as well as overall cost.
Study Plan: 54 radius distal end fracture diagnosed cases surgically treated between dates April 2004 and July 2009 have been analyzed retrospectively. Patients treated with plate-screw and osteosynthesis have been classified under Group 1, patients treated with percutaneous pinning have been classified under Group 2. The patients have been anatomically and functionally analyzed. Additionally, cost analyses have been evaluated for both groups.
Results: With respect to anatomical and functional scoring, no statistically meaningful difference could be detected between both groups. Between anatomical scoring and functional scoring a very high level of statistically meaningful difference could be detected. This finding indicates that when a brilliant score is received in anatomical scoring, a corresponding achievement can be obtained in functional scoring too. In the comparison between hospitalization length and treatment costs, both predictors have been detected significantly high in Group 1.
Deductions: No meaningful difference has been obtained between both groups with respect to anatomic and functional results; however it has been detected that percutaneous pinning is substantially effective in reducing length of hospitalization and treatment costs.

OLGU SUNUMU VEYA SERISI
10.
Yedi yaşındaki kız çocukta Primer Peritoneal Kist Hidatik
Seven years old girl with Primary Peritoneal Hidatid Cyst
Tolga Önder, Volkan Onay, Turgut Anuk, Şahin Kahramanca
doi: 10.5505/kjms.2016.48992  Sayfalar 197 - 198
Kist hidatik endemik bölgelerde ekinokoklar tarafından oluşan parazitik bir enfeksiyondur. Sıklıkla karaciğer ve akciğerde yerleşir. Primer peritoneal yerleşimi oldukça enderdir. Acil servise karın ağrısı, bulantı ve ateş şikayetleri ile gelen 7 yaşındaki kız çocukta acil şartlarında yapılan eksplorasyon sonucunda appendektomi sırasında saptanıp çıkarılan kitlenin patolojik incelenmesinde, appendisit ile birlikte kist hidatik saptanmıştır. Pelvik ve peritoneal hidatik kist oldukça nadirdir. Sıklıkla primer karaciğerdeki kistin perforasyonu sonucu oluşan bulaş yoluyla oluşur. Sonuç olarak özellikle hayvancılığın yaygın olduğu endemik bölgelerde batın içi kitle nedeni ile başvuran hastalarda ayırıcı tanıda düşünülmelidir ve operasyon sırasında, perforasyon sonucu oluşabilecek anaflaksi ve bulaşı önlemek için hazırlıklı bir şekilde operasyona girilmelidir.
Hydatid disease is a parasitic infection caused by ecinococcus at endemic areas. İt often, locates in liver and lung. Primary peritoneal placement is quite rare. It was detected as a result of the exploration of 7 years old girl with acute abdominal pain, nausea and fever. Pelvic and peritoneal hydatid disease is quite rare. It often occurs as a result of primary liver cyst perforation through transmission. Especially in endemic areas where the animal husbandry is common, should be considered in the differential diagnosis of patients with intra abdominal mass and during the operation to prevent transmission and anaphylaxis, must be prepared before the operation.

11.
Memenin Pleomorfik Adenomu, Nadir Bir Olgu Sunumu
Pleomorphıc Adenoma Of The Breast, A Rare Case Report
Beyhan Mollamehmetoğlu, Burcu Kemal Okatan, Çiğdem Şiviloğlu, Nelihan Kayaoğlu
doi: 10.5505/kjms.2016.08870  Sayfalar 199 - 201
Benign miks tümör olarak bilinen pleomorfik adenom, tükrük bezlerinin sıklıklada parotis bezinin en çok görünen tümör tipidir. Tipik olarak ağrısız, sabit benign kitledir. Ayrıca larinks, paranazal sinus, palatina, nazal septum, vulva ve deride( kondroid siringoma) oluşabilir.Geniş eksize edilmezse pleomorfik adenom nüks edebilir.
Pleomorfik adenom memede nadirdir ve dünya literatüründe bu güne kadar sadece 74 olgu bildirilmiştir. 53 yaşında kadın hasta üç aydır fark edilen ağrısız meme kitlesi ile doktora başvurdu. Mammogramda sol meme başının hemen altında yüksek dansiteli lobule 13mm kitle izlendi. Neoplazm, açık mavi miksoid ve hyalinize stromada epiteliyal, stellat ve iğsi hücrelerden oluşmaktadır.Bu sunumun amacı bu nadir meme kitlesi hakkında klinikcileri uyarmak ve yeniden hatırlatmaktır. Özellikle şüpheli klinikoradyolojik bulgular varsa bu benign lezyonun farkındalığı doğru tanıyı koymada ve gereksiz aşırı cerrahiyi önlemede yardımcı olacaktır.
Pleomorphic adenoma, also known as mixed tumor, is the most common tumor type in the salivary glands: Most commonly the parotid gland. pleomophic adenomas may also occur at other sites including the larinx, paranasal sinuse, palete, nasal septum, vulva, and skin (chondroid syringoma). Pleomorphic adenoma of the breast is rare, and to date only 74 cases have been documented in the word literature. A 53 year- old woman was referred to a phyician with 3 month history of a painless palpabl breast mass. A mammogram performed showed a 13mm, lobulated high-density mass in the immediately below the left nipple. The neoplasm consisted of epithelial, stellate, and spindle cells in pale blue myxoid and hyalinized stroma. The aim of this report is to reitrate and alert the clinicians about rare occurrences including pleomorphic adenomas in the breast.Particularly in the presence of suspicious clinicoradiologic findings, an awareness of these benign lesions will help render an accurate diagnosis and prevent unnecessarily aggressive surgery.

12.
Ventrikuloperitoneal Şant Yerleştirilen Kifoskolyotik Hurler vakasında sugammadeks ile başarılı anestezi yönetimi
Successful anesthetic management of a kyphoscoliotic Hurler syndrome patient with sugammadex in ventriculoperitoneal shunt surgery
Ahmet Şen, Bülent Özdemir, Başar Erdivanlı, Vaner Köksal
doi: 10.5505/kjms.2016.06977  Sayfalar 202 - 205
Hurler Sendromu pek çok organda glikozamin depolanması ve ilerleyici mental bozuklukla karakterize, seyrek görülen bir otozomal resesif hastalıktır. Ventriküloperitoneal şant ameliyatı planlanan, kifoskolyotik Hurler hastasını ve anestezi yönetimini sunmaya çalıştık.
Hasta, kifoskolyoz, restriktif ve obstrüktif akciğer hastalığı gibi, anestezinin her aşamasını zorlaştıran pek çok özelliğe sahipti. Hiperkarbi ve sekresyonlar, nöromusküler bloğun geri döndürülmesinde sugammadeks kullanımını zorunlu hale getirdi. Konjenital metabolik sendromlara sahip hastaların, hem genel hem de rejyonel anestezi açısından takibi zordur. Yaşam süreleri arttıkça, genel anestezi gerektiren ameliyatlara daha sık ihtiyaç duymaktadırlar. Sugammadeks ile, bu tür hastalarda sekresyonlar artmaksızın musküler fonksiyonun hızlıca geri döndüğü ve daha güvenli anestezi sağlandığı kanaatindeyiz.
Hurler Syndrome is a rare autosomal recessive disorder associated with progressive mental retardation and glycosamine deposition in several organs. We present a kyphoscoliotic patient with Hurler syndrome scheduled for ventriculoperitoneal shunt placement and discuss the anesthetic management. The patient presented with many features complicationg all phases of anesthesia such as kyphoscoliosis, restrictive and obstructive pulmonary disease. Several problems such as hypercarbia and secretions necessitated sugammadex for reversal of neuromuscular blockade. The patients presenting with congenital metabolic syndromes are difficult to manage, either by general anesthesia or regional anesthesia. With increased lifespans, they more frequently undergo surgeries requiring general anesthesia. We are in opinion that sugammadex provides prompt recovery of muscular function without increasing secretions, and safer anesthesia.

13.
Larinkste Nadir Görülen Bir Yabancı Cisim: Larinkste Canlı Bir Sülük.
An Unusual Foreign Body in The Larynx: A Live Leech in The Larynx.
Çiğdem Fırat Koca, Mehmet Turan Çiçek, Erhan Kayıkcıoğlu
doi: 10.5505/kjms.2016.40327  Sayfalar 206 - 208
Sülükler çeşitli renklerde,boyda ve şekilde olabilen kan emen hermafrodit parazitlerdir. Çoğunlukla su kaynakları ve göllerde yaşarlar. Bu sularda yüzmek veya enfekte suları içmek başlıca kontaminasyon yollarıdır. Enfekte su içildiği zaman sülükler üst hava ve sindirim sisteminin herhangi bir yerine tutunabilirler. Nazal kavitede, orofarenkste, hipofarenkste, larinkste, trakea veya özefagusta bulunabilirler. Kesin tanı için en iyi yol indirekt laringoskopi ve sülüklerin çıkarılmasında tercih edilecek en iyi yöntem direkt laringoskopidir. Bu olgu sunumu kliniğimize kaynak suyu içtikten bir gün sonra kanlı tükrük şikayeti olan 37 yaşındaki erkek hasta hakkındadır. İndirekt laringoskopi eşliğinde epiglot laringeal yüzünde kahverengi canlı bir yabancı cisim izledik ve cisim indirekt laringoskopi altında forceps yardımı ile çıkarıldı ve yabancı cisim canlı bir sülüktü. Bu olgu sunumunda laringeal alanda nadir görüen canlı bir sülük vakasındaki tecrübemizi literatür eşliğinde tartışarak paylaşmak istedik.
Leeches are blood-sucking hermaphroditic parasites that vary in color, length, and shape. They usually reside in fresh water streams and lakes. Swimming in streams or drinking infested water are the major contamination ways. When the contaminated water is drunk, the leech may adhere to anywhere along the upper aerodigestive tract. They may present in the nasal cavity,oropharynx, hypopharynx, larynx, trachea and esophagus. Indirect laryngoscopy is the best way to make a definitive diagnosis and direct laryngoscopy is the procedure of choice to remove the leeches. This case is about a 37 year-old man who was referred to our otolaryngology clinic with a complaint of blood stained salina, one day after stream water drinking. At the laryngeal face of the epiglottis, we determined an alive brown colored foreign body and under indirect laryngoscopy the foreign body was removed by the forceps and diagnosed as a leech. In this case report we wanted to share our experiment of a rare case of living leech at the laringeal region with a short review of the literature.

14.
Adli Kadavra Organ Donörlerinde Karşılaşılan Hukuki Sorunlar: Olgu Sunumu
Contemporary Legal Issues In Forensıc Cadaver Organ Donors: A case report
Deniz Erdem, Belgin Akan, Sevim Acar, Işıl Özkoçak Turan
doi: 10.5505/kjms.2016.24650  Sayfalar 209 - 212
Beyin ölümü; beyin ve beyin sapı reflekslerinin geri dönüşümsüz olarak kaybı ile karakterize intrakraniyal dolaşımın durduğu klinik bir durumdur. Beyin ölümü gerçekleşen adli olgularda organ ve doku nakli işlemleri sırasında bazı adli ve hukuki sorunlar karşımıza çıkabilmektedir. Bu sunumda organ ve dokuları uygun olduğu halde birtakım hukuki engeller nedeni ile kullanılamayan bir olgunun durumu paylaşılarak yasal sorunlara dikkat çekilmesi amaçlanmıştır.
Bilinen bir hastalığı olmadığı halde acil servise asistoli ile getirilen hastada izlem süresince ölümünü açıklayacak bir neden bulunamadı. Yatışının 3. gününde beyin ölümü tesbiti yapılarak aileye bildirildi. Görüşmelerde organ ve doku nakli için onam alınarak donör bakımına geçildi. Adli tabip ve nöbetçi savcılığa durum bildirildi. Ancak adli tabipçe yapılan muayene ve incelemeler sonucunda ‘‘ hukuken yaşıyor ’’ kanaatine varıldığından hastadan herhangi bir organ alınmasına izin verilemeyeceği yönünde kanaat belirten tutanak tutuldu. Organlar canlılığını korumasına rağmen olumsuz bu karar nedeni ile kullanılamadı.
Sonuç olarak şüpheli adli vakalar nedeni ile‘’alıcı hastaların yüksek yararı prensibi’’ göz önüne alınarak yeniden yasal düzenlemelere gidilmesi gerektiğini düşünmekteyiz
Brain death is a clinical entity in which intracerebral circulation stops and characterized by irreversible loss of brain and brainstem reflexes. Some forensic and legal problems may arise during organ and tissue transplantations from forensic cases with brain death. In this case report, we aimed to present a case that could not be used as a transplantation donor owing to some legal problems despite presence of favorable organs and tissues, and draw attention to legal problems.
A patient without any previous disease was brought to emergency room with cardiac asystole, and any reason for her condition could not be determined during her follow up. Brain death was confirmed on the third day of her hospitalization, and her family was informed. The family’s consent was obtained for organ and tissue transplantation, and the patient was given donor care. Forensic physician and district attorney on call were also informed. However, the forensic physician was convinced that the patient was “legally alive”, and he prepared a written report indicating that the patient was not suitable as an organ donor. The organs of the patient could not be used although they were healthy and suitable for transplantation.
In conclusion, we suppose that new legal regulations are needed enabling the usage of suspicious forensic cases as organ donors for “high benefit of organ recipients”.

OLGU SERİSİ
15.
Gastrointestinal bezoara bağlı gelişen akut intestinal obstruksiyon olgularının irdelenmesi: 5 yıllık deneyim
Evaluation of acute intestinal obstruction cases due to gastrointestinal bezoars: 5-year-experience
Deniz Necdet Tihan, Evren Dilektaşlı, Gözde Doğan
doi: 10.5505/kjms.2016.98159  Sayfalar 213 - 218
Giriş: Acilde sık karşılaşılan akut karın nedenlerinden birisi de akut mekanik intestinal obstrüksiyondur. Akut mekanik intestinal obstrüksiyon (AMİO) olgularında tanı koymak nispeten kolaydır. Ancak obstrüksiyonun sebebini bulmak her zaman kolay olmayabilir. Tüm AMİO olgularının yaklaşık %4’ünün bezoralara bağlı olduğu bilinmektedir ve genellikle acil cerrahi gerektirmektedirler.
Yöntem: 2011–2016 tarihleri arasında acil servise başvuran AMİO olguları retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat öncesi bezoar tanısı alan ya da ameliyat esnasında mekanik obstrüksiyon yapan bezoar saptanan hastaların demografik bilgileri, ek hastalıkları ve klinik prognozları irdelendi. Asemptomatik ve/veya elektif cerrahi uygulanan bezoar olguları çalışma dışında bırakıldılar.
Bulgular: On bir erkek (%64.7), altı kadın (%35.3); toplam 17 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 56.82±16.97 (17-82) idi. Hastaların altısında (%35.3) ek hastalık saptandı. En sık görülen iki ek hastalık diyabet (%17.6) ve demans (%11.8) idi. Hastaların 15’ine (%88.2) preoperatif bilgisayarlı tomografi (BT) çekildi. Tomografi çekilen 15 hastanın 12’sinde (%80) ameliyat öncesi radyolojik olarak gastrointestinal bezoar tanısı konuldu. Beş hastanın (%29.5) kesin tanıları cerrahi esnasında konuldu. Hastaların 11’ine (%64.7) laparotomiyle enterotomi uygulanarak bezoar ekstirpe edildi. Bir hastada (%5.9) laparoskopik enterotomiyle mekanik obstruksiyona neden olan bezoar çıkartıldı. Bir hastada (%5.9) ince bağırsak açılmadan yumuşak kıvamlı bezoar el ile sıvazlanarak kolona ilerletildi. İki hastada (%11.8) bezoar mide yerleşimliydi, hastalara gastrotomi uygulanarak bezoar ektripe edildi. Bir hastada midede ve ince bağırsaklarda senkron bezoar saptandı ve Roux-Y gastrojejunostomi uygulandı. Hastaların 15’inde (%88.2) bezoar lif kaynaklıydı. İki hastada (%11.8) ise bezoarlar yutulmuş saça bağlıydı. Hastaların ortanca yatış süreleri 4 gün (min: 2; maks: 11) idi. Sadece bir (%5.9) hastada yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu gelişti. Hastalarda hastanede yattıkları dönem içerisinde başka komplikasyon saptanmadı.
Sonuç: Bezoara bağlı AMİO hastalarında, klinik ve radyolojik bulguların spesifik olmamasından dolayı cerrahi öncesi tanı koymak oldukça güçtür. AMİO’nun bezoara bağlı olduğunun cerrahi öncesinde bilinebilmesi, cerrahinin planlaması ve hasta yönetimi aşamasında fayda sağlayacaktır.
Introduction: Acute mechanic intestinal obstruction is one of the common cause of acute abdomen. Its diagnosis is relatively easy. Yet, sometimes recognize the main cause of intestinal obstruction couldn’t be possible proeoperatively. Rate of intestinal obstruction due to bezoars is up to 4%. Obstructive bezoars needs usually surgical interventions.
Method: Data of patients who admitted to emergency room with intestinal obstructions between 2011–2016 were evaluated retrospectively. Demographic data, comorbidities and clinic prognosis of patients with ileus due to bezoars were investigated. Asymptomatic and/or elective patients were excluded from study.
Results: Eleven male (64.7%), six female (35.3%); 17 patients were included to the study. Mean patient’s age was 56.82±16.97 (17-82) years. In six patients (35.3%) additionnal pathologies were identified and most common comorbidities were diabetes (17.6%) and dementia (11.8%). Computed tomography was performed in 15 patients (88.2%) presurgically. In 12 patients (80%) who underwent tomography, gastrointestinal bezoars which were being responsible from intestinal obstruction were detected. In five patients (29.5%) definitive diagnosis were odtained during surgery. Eleven patients undewent bezoar extirpation with enterotomy. In one patient, totally laparoscopic enterotomy was performed. Bezoar was milked to the colon in a patient. Bezoars were located in stomach in two patients; gastrotomy were performed. In an elderly patient, there were gastric and ileal synchronous bezoars; patient underwent Roux-Y gastrojejunostomy. Fifteen of bezoars (88.2%) were originated from undigested fibers. Main reason of bezoars were tricophagy in two patients (11.8%). Median length of hospital stay was found 4 days (2-11). In only one patient superficial surgical site infection was occured.
Conclusion: It’s not quite easy to diagnose presurgically acute intestinal obstruction due to bezoars in consequence of lack of specific clinical and radiologic findings. Knowing the main reason of intestinal obstruction in such patients allows the surgeon to plan more accurate approaches.

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.


Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Kafkas Tıp Bilimleri Dergisi Editörlüğü
Kars, Türkiye    

Telefon: +90 474 225 11 92 - 93                                    Faks: +90 474 225 11 96

e-mail: edit.tipdergi@gmail.com

Yukarı Git