Kafkas J Med Sci: 10 (3)
Cilt: 10  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
TAM DERGI
1.
Tam Dergi
Full Issue

Sayfalar I - II

ORIJINAL ARAŞTıRMA MAKALESI
2.
Kars’ta Devlet ve Üniversite Hastanesi Çocuk Polikliniğine Başvuran Çocukların Annelerinin Güncel Çocukluk Aşıları Hakkındaki Bilgi Durumu ve Etkileyen Etmenler
Knowledge Status and Affecting Factors about the Current Childhood Vaccines of Mothers of Children Applying to State and University Hospital Pediatric Clinics in Kars
Multehan Evran, Hayrunnisa Bekis Bozkurt
doi: 10.5505/kjms.2020.93206  Sayfalar 173 - 179
Amaç: Bu çalışmanın amacı Kars’taki devlet ve üniversite hastanesine başvuran çocukların annelerinin çocukluk dönemi rutin aşıları hakkındaki bilgi durumunu ve bunu etkileyen etmenleri tespit etmektir.
Materyal ve Metot: Araştırma iki merkezden toplam 376 anne dâhil edilerek kesitsel olarak gerçekleştirildi. Yüz yüze görüşme sureti ile anket uygulandı. Güncel aşı takvimindeki aşılar teker teker sorularak annelerin bilme durumu tespit edildi. Dokuz aşıdan en az sekizini bilmek yüksek puan olarak kabul edildi. Annelerin bu sorulardan aldıkları puan bağımlı değişken, sosyodemografik ve biyodemografik özellikleri bağımsız değişken olarak kabul edildi.
Bulgular: Annelerin %27,7’si tüm aşıları bilirken en fazla bilinen BCG aşısıydı (%94,9). Annenin aşı bilgi durumu ile ailenin tipi, evlilik şekli, annenin eğitim durumu, anneye yapılan aşı hakkında bilgi verilip verilmediği ve annenin bebeğin kilosu hatırlaması arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktayken (p<0,05), lojistik regresyon yapıldığında bebeğin kilosunu bilme durumu 3 kattan daha fazla; evlilik şeklinin görücü usulü olmaması yaklaşık 1,9 kat; aşılar hakkında sağlık personeli tarafından bilgi verilmesi 1,8 kat yüksek bilgi durumu ile ilişkili bulundu.
Sonuç: Bazı çocukluk çağı aşılarının anneler tarafından bilinirliği düşüktür. Aşılar hakkında daha bilgili anneler için, bebeği ile ilgili farkındalığı yüksek, kendi kararlarını verebilen, eğitimli anneler gereklidir. Aşıyı yapan sağlık personeline de bu konuda önemli sorumluluklar düşmektedir.
Aim: The aim of this study is to determine the knowledge status, about the routine childhood immunization schedule, of the mothers of children who applied to the state and university hospitals in Kars and the factors affecting this.
Material and Method: A total of 376 mothers from two centers were included in this cross-sectional study. A questionnaire was applied by face to face interview. Current vaccination schedule was asked one by one to determine the status of mothers’ knowledge. Knowing at least 8 of the 9 vaccines was considered as a high score. The mothers’ scores on these questions were considered as dependent variables, and their sociodemographic and biodemographic characteristics were accepted as independent variables.
Results: 27.7% of mothers knew all vaccines and the most wellknown vaccine was BCG (% 94.9%). There was a significant relationship between the mother’s knowledge status about vaccination and the type of family, the type of marriage, the mother’s educational status, whether the mother was informed about the vaccination and the mother’s recalling of the baby’s weight (respectively p<0.05). When logistic regression analysis is performed; recalling of the baby’s weight is related more than 3 times, non-arranged type of marriage is related about 1.9 times, being informed about vaccines by the healthcare personnel is related 1.8 times with higher knowledge status.
Conclusion: Some childhood vaccines are less known to mothers. High awareness for their babies, ability to make own decisions and well education are required form others with a high knowledge status about vaccines. Healthcare personnel also have important responsibilities in this regard.

3.
Deneysel Sisplatin Nefrotoksisitesi Modelinde Sesamolün Etkileri
Effects of Sesamol on Experimental Cisplatin Nephrotoxicity Model
Mehmet Emin Dilek, Ali Gürel, Akif Doğantekin, Kazım Şahin, İbrahim Hanifi Özercan, Necip İlhan, Hüseyin Çeliker
doi: 10.5505/kjms.2020.54227  Sayfalar 180 - 187
Amaç: Sisplatin böbrekte oksidatif hasara neden olmaktadır. Sesamol, susam yağının suda çözünür ve antioksidan bileşenlerinden biridir. Sesamolün, deneysel sisplatin nefrotoksisitesi ve lipid peroksidasyonu üzerindeki etkisini araştırdık.
Materyal ve Metot: Yirmi sekiz erkek, Wistar albino rat dört gruba ayrıldı (n=7): konrol, sesamol (8 mg/kg/gün), sisplatin (7 mg/kg i.p., tek doz), ve sisplatin + sesamol. Örnekler biyokimyasal, moleküler ve histopatolojik olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz için SPSS paket program kullanıldı.
Bulgular: Üre ve kreatinin düzeyleri sisplatin grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, sisplatin+sesamol grubunda ise anlamlı düşüş görüldü (p<0,05). Sisplatin verilen ratlarda malondialdehid (MDA) düzeylerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Sesamol, MDA düzeylerini anlamlı ölçüde azalttı (p<0,05). Nükleer faktör kappa B (NF-κB) düzeyleri sisplatin grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, sisplatin+sesamol grubunda ise anlamlı düşüş görüldü (p<0,05). Nükleer faktör eritroid 2-ilişkili faktör 2 (Nrf2) ve hem oksijenaz-1 (HO-1) düzeyleri sisplatin grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük (p<0,001) bulunurken, sisplatin+sesamol grubunda ise anlamlı yükselme görüldü (p<0,01). Sisplatinin neden olduğu histopatolojik değişikliklerin, sesamol uygulamasıyla azaldığı görüldü.
Sonuç: Sesamolün, sisplatin nedenli nefropatide lipid peroksidasyonu ve NF-κB düzeylerini azalttığını ve antioksidan etki göstererek Nrf2 ve HO-1 düzeylerini artırdığını saptadık.
Aim: Cisplatin causes oxidative damage in the kidney. Sesamol is one of the water-soluble and antioxidant compounds of sesame oil. We investigated the effect of sesamol on experimental cisplatin nephrotoxicity and lipid peroxidation.
Material and Method: Twenty-eight male Wistar rats were used in 4 groups (n=7): control, sesamol (8 mg/kg/day), cisplatin (7 mg/kg i.p., single dose), and cisplatin + sesamol. Specimens were evaluated with biochemical, molecular and histopathologic methods. SPSS package programme was used for statistical analyses.
Results: Urea and creatinine levels were significantly higher in the cisplatin group compared to the control group and were significantly decreased in the cisplatin+sesamol group (p<0.05). Cisplatin-treated rats showed a significant increase in malondialdehyde (MDA) levels (p<0.05). Sesamol significantly decreased MDA (p<0.05). Nuclear factor kappa B (NF-κB) levels increased in the cisplatin group compared to the control group and decreased significantly in the cisplatin+sesamol group (p<0.001). Nuclear factor erythroid 2-related factor 2 (Nrf2) and heme oxygenase-1 (HO-1) levels were decreased in the cisplatin group compared to the control group (p<0.001) and increased significantly in the cisplatin+sesamol group (p<0.01). Histopathological changes with cisplatin decreased with sesamol.
Conclusion: We determined that sesamol decreases lipid peroxidation and NF-κB levels and shows antioxidant effect by increasing Nrf2 and HO-1 levels on cisplatin induced nephropathy.

4.
Alzheimer Hastalığı Olan Hastalarda Kan MDA, GSH ve Nitrik Oksit Düzeylerinin Araştırılması
Investigation of the Levels of Blood MDA, GSH and Nitric Oxide Levels in Patients with Probable Alzheimer’s Disease
Aysel Güven, Kezban Yıldız Dalgınlı, Hacer Çulhaoğlu, Nergiz Huseyinoglu, Selen İlhan Alp
doi: 10.5505/kjms.2020.89801  Sayfalar 188 - 194
Amaç: Bu çalışmanın amacı Alzheimer hastalığı (AH) olan hastalarda kan malondialdehit (MDA), redükte Glutatyon (GSH) ve nitrik oksit (NO) seviyelerini belirlemektir.
Materyal ve Metot: Çalışmaya Kars’ta yaşayan 65 ve 79 yaşları arasında 15 sağlıklı kişi ve 15 Alzheimer hastası dâhil edildi. Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Servisi’nde Alzheimer tanısı konan hastalardan kan örnekleri alınmadan önce Standart Mini Zihinsel Durum Muayenesi (SMMSE) ve Klinik Demans Derecesi uygulandı. Bir sonraki adımda eritrosit GSH ve serum MDA, NO seviyeleri belirlendi.
Bulgular: Sağlıklı kişiler ile Alzheimer hasta grubu eritrosit GSH (p<0,05) ve serum MDA (p<0,01), NO (p<0,001) düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. MMSE skorları kontrol grubundan anlamlı olarak düşük (p<0,001) bulundu.
Sonuç: AH’ın lipid peroksidasyon oluşumuna yol açtığı ve bunun sonucu olarak AH’nın kanındaki MDA, GSH ve NO seviyelerini önemli ölçüde arttırdığı görülmüştür. Bu çalışma AH durumunda beynin artan oksidatif stresden etkilendiği teorisini desteklemektedir.
Aim: The main focus of this study is to determine blood malondialdehyde (MDA), Glutathione (GSH) and nitric oxide (NO) levels in patients with possible Alzheimer’s disease (AD).
Material and Method: The study included 15 healthy persons and 15 Alzheimer’s patients aged between 65 and 79 living in Kars. Before taking blood samples from patients who were diagnosed with Alzheimer at Kafkas University Faculty of Medicine Neurology Service, they were applied Standardized Mini Mental State Examination (SMMSE) and Clinical Dementia Rating. In the next step, erythrocyte GSH and serum MDA, NO levels were determined.
Results: The difference between healthy persons and Alzheimer’s disease group erythrocyte GSH (p<0.05) and serum MDA (p<0.01), NO (p<0.001) levels were statistically significant. MMSE scores were significantly lower than the control group (p<0.001).
Conclusion: It was observed that AD caused lipid peroxidation and as a conclusion significantly increased the MDA, GSH and NO levels in the blood of Alzheimer patients. This study supports the theory that the brain is affected by increased oxidative stress in AD based on the data obtained.

5.
Kafkas Üniversitesi Hastanesi Yoğun Bakım Enfeksiyonlarının Değerlendirilmesi – 5 Yıllık Analiz
Evaluation of Intensive Care Unit Infections in Kafkas University Hospital – A 5 Years Analysis
Abdullah Gümüş, Çiğdem Eda Balkan Bozlak
doi: 10.5505/kjms.2020.36097  Sayfalar 195 - 199
Amaç: Hastane enfeksiyonları (HE), hastanın hastanede ve yoğun bakımdaki yatış süresinin, mortalite/morbidite oranlarının ve tedavi maliyetinin artmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada, üniversitemiz hastanesi yetişkin yoğun bakımına yatmış ve hastane enfeksiyonu tespit edilen hastaların retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
Materyal ve Metot: Ocak-2015 ile Temmuz-2019 tarihleri arasında Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yetişkin yoğum bakım servisine yatmış, Centers for Disease Control and Prevention (CDC) kriterlerine göre HE tanısı konmuş 680 hasta retrospektif olarak değerlendirmeye alınmıştır. Altı yüz seksen hastadan alınan 2880 örnek, Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilmiş ve bu örneklerde konvansiyonel mikrobiyolojik yöntemler ve gerektiği durumlarda BD Phoenix otomatik mikroorganizma tanımlama sistemi kullanılarak mikroorganizma identifikasyon testleri yapılmıştır.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 71,47±16,74 olarak hesaplanmıştır. Hastalardan en çok alınan örnekler; kan (n=1,305), trakeal aspirat (n=273), idrar (n=520) ve balgam (n=108) örnekleridir. HE’ye neden olan mikroorganizmaların %62’si Gram (+), %29’u Gram (-) bakteriler ve %1,5 mayalardan oluşmaktaydı. En sık izole edilen Gram (-) mikroorganizmalar Escherichia coli (%10), Pseudomonas aeruginosa (%8,3), Klebsiella pneumoniae (%5,4) ve Acinetobacter baumannii (%4,5) olarak tespit edilmiştir. Ayrıca 2 hastada VRE ve 3 hastada MRSA tespit edilmiştir.
Sonuç: Hastane enfeksiyonları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur. Her sağlık kuruluşunun özellikle hastane enfeksiyonlarına karşı akılcı antibiyotik kullanımını sağlamak amacı ile kendi verilerini paylaşması büyük önem arz etmektedir. Bu sebepten düzenli olarak gerçekleştirilen sürveyans çalışmaları, bu enfeksiyonların kontrolünün sağlanmasındaki en önemli faktörlerden biridir.
Aim: Nosocomial infections (NIs) increase the length of hospital stay and mortality/morbidity rates, and lead to increased treatment related to hospital services and intensive care unit. In this study, we aimed to retrospectively evaluate patients admitted to the adult intensive care unit of our hospital who were diagnosed with NIs.
Material and Method: Between January-2015 and July-2019, 680 patients hospitalized in the intensive care unit of Kafkas University Medical Faculty Hospital and diagnosed with NIs according to the Centers for Disease Control and Prevention criteria were retrospectively evaluated. A total of 2.880 samples taken from the patients were sent to the medical microbiology laboratory, where microorganism identification was performed using conventional microbiological methods and the BD Phoenix automatic microorganism identification system.
Results: The mean age of the patients was 71.47±16.74 years. The samples were mostly collected from blood (n=1.305), followed by urine (n=520), tracheal aspirate (n=273), and sputum (n=108). Sixty-two percent of the microorganisms causing HE were Gram (+) bacteria, 29% were Gram (-) bacteria, and 1.5% were yeasts. The most commonly isolated Gram (-) microorganisms were Escherichia coli (10%), Pseudomonas aeruginosa (8.3%), Klebsiella pneumoniae (5.4%), and Acinetobacter baumannii (4.5%). In addition, VRE was detected in two patients, and MRSA in three patients.
Conclusion: Nasocomial infections are an important health problem in Turkey, as well as in the world. It has a great importance for each healthcare institutions to share its own data in order to ensure the rational use of antibiotics. Therefore, regular surveillance studies are very important for the control of these infections.

6.
Tıkayıcı Uyku Apne Sendromu Tedavisinde Kombine Ekspansiyon Sfinkter Faringoplasti ve Anterior Palatoplasti Sonuçlarımız
The Results of Combined Expansion Sphincter Pharyngoplasty and Anterior Palatoplasty in the Treatment of Obstructive Sleep Apnea Syndrome
İhsan Kuzucu, Deniz Baklacı
doi: 10.5505/kjms.2020.32748  Sayfalar 200 - 204
Amaç: Kombine ekspansiyon sfinkter faringoplasti (ESF) ve anterior palatoplasti (AP) ameliyatı tıkayıcı uyku apnesi sendromunun (TUAS) cerrahi tedavisinde uygulanan etkili bir cerrahi yöntemdir. Çalışmamızın amacı TUAS nedeniyle kombine ESF+AP uygulanan hastalarda tedavi etkinliğinin polisomnografi (PSG) sonuçları ile değerlendirilmesidir.
Materyal ve Metot: Hastanemizde 2016–2019 yılları arasında kombine ESF+AP ameliyatı yapılan hastalar retrospektif dosya taraması ile belirlendi. Preoperatif ve postoperatif 3. ay PSG yapılan hastalar belirlendi. Preoperatif PSG verilerine göre hafif TUAS’ı olan 47 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), pre- ve post-operatif dönem apne-hipopne indeksi (AHİ), Epworth uykululuk ölçek skorları ve diğer PSG verileri kaydedildi.
Bulgular: Hastaların preoperatif AHİ değeri 10,6±3,1; postoperatif AHI değeri 3,5±1,2 olarak rapor edildi (p<0,001). Başarı kriteri AHİ’deki %50 azalma olarak kabul edildiğinde 41 hastada (%87,2) başarı elde edildi. Hastaların uyku latansı ve Epworth skoru değerlerinde de ameliyatla istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma tespit edildi (sırasıyla p<0,001; p=0,005).
Sonuç: Kombine ESF+AP ameliyatı hafif TUAS’ı olan uygun hastalarda etkin bir cerrahi tedavi yöntemidir.
Aim: Combined expansion sphincter pharyngoplasty (ESF) and anterior palatoplasty (AP) surgery is an effective surgical method for the treatment of obstructive sleep apnea syndrome (OSAS). The aim of this study was to evaluate the efficacy of polysomnography (PSG) in patients treated with combined ESF + AP for OSAS.
Material and Method: Patients who underwent combined ESF + AP surgery in our hospital between 2016–2019 were identified by retrospective file scanning. Preoperative and postoperative 3rd month PSG patients were identified. Forty-seven patients with mild OSAS according to preoperative PSG data were included in the study. Age, sex, body mass index (BMI), pre- and post-operative apnea-hypopnea index (AHI), Epworth sleepiness scale scores and other PSG data were recorded.
Results: Preoperative AHI values were 10.6±3.1; postoperative AHI was reported as 3.5±1.2 (p<0.001). Success criteria were achieved in 41 patients (87.2%) when the criterion of success was accepted as a 50% reduction in AHI. Sleep latency and Epworth scores were also significantly decreased by surgery (p<0.001; p=0.005, respectively).
Conclusion: Combined ESF + AP is an effective surgical treatment modality in eligible patients with mild OSAS.

7.
Sıçanlarda Çölyak Hastalığı Oluşturma Potansiyeline Sahip Gliadin Maruziyetinde Ferula pseudalliacea Rech. f. Bitkisinin Sitoprotektif Etkileri
Cytoprotective Effects of Ferula pseudalliacea Rech. f. Herb Against Gliadin Exposure That Can Cause Celiac Disease
Hüseyin Guducuoglu, Gökhan Oto, Irfan Bayram, Ahmet Cumhur Dülger, Mehmet Fırat
doi: 10.5505/kjms.2020.87369  Sayfalar 205 - 213
Amaç: Çölyak hastalığı genetik olarak duyarlı kişilerde başlıca buğdaydaki gluten ve arpa, çavdar, yulaf gibi tahıllardaki gluten benzeri diğer tahıl proteinlerine karşı kalıcı intolerans olarak gelişen proksimal ince barsak hastalığıdır. Bu çalışmada; sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan çölyak modelinde Ferula pseudalliacea Rech (FP) bitkisinin toprak üstü bölümlerinin su ekstraktlarının sitoprotektif etkileri incelenmiştir.
Materyal ve Metot: FP bitkisi üzerinde daha önce yapılan bir araştırma tespit edilemediği için öncelikle farelerde akut toksisite testleri yapılmıştır ve probit analizi ile tedavi edici 3 doz belirlenmiştir. Daha sonra Wistar albino cinsi sıçanlarda 9 grup (n=8) oluşturulmuştur. Akabinde 17. gün çalışma sonlandırılmıştır. Sıçanlardan kan ve doku numuneleri alındıktan sonra, histopatolojik (proksimal jejunum örnekleri) ve immünolojik ve biyokimyasal yöntemler ile terapotik etkinlik değerlendirilmiştir.
Bulgular: T-TG (Tissue Transglutaminase) IgA ve IL (Interleukin)-15 ELISA sonuçlarına göre her iki parametrede de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilememiştir. AST (Aspartat Aminotransferaz Testi), protein, albüminde yüksek, glukozda düşük, ürede benzer; kreatinin submandibüler venden yaplan çalışmalara göre düşük, retroorbital yönteme göre benzer olduğu saptanmıştır. Ayrıca Alk/P’ın (Alkaline phosphatase) yüksek, total bilüribinin düşük, ürik asitin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Histopatolojik sonuçlara göre; dokuz grubun tamamı normal olarak değerlendirilmiştir.
Sonuç: Mukoza harabiyeti yapılamadığından (IL-15 ve T-TG IgA seviyesi düşük) inflamasyon oluşamamıştır. Alk/P, AST yüksekliğine bağlı karaciğer harabiyeti oluşmuştur. Kreatin kinaz seviyesi ve bilüribin seviyeleri normaldir buda kas yıkımının olmadığını ve safra kanallarının normal olduğunu gösterir. Normal protein seviyeleri ve normal üre seviyesi bağırsak ve böbrek fonksiyonunun normal olduğunu göstermektedir.
Aim: Celiac disease is a proximal small intestine disease that develops as a permanent intolerance in genetically susceptible people, primarily against gluten in wheat and other gluten-like grain proteins in cereals such as barley, rye, oats. In this study; in the experimentally generated celiac model in rats, cytoprotective effects of the water extracts of the aboveground parts of Ferula pseudalliacea Rech (FP) herb were examined.
Material and Method: Since no previous research on the FP herb has been identified, acute toxicity tests were performed first in mice and 3 treater doses were determined by probit analysis. Then, 9 groups (n=8) were formed in Wistar albino rats. On the 17th day, the study was terminated. After taken blood and tissue samples from rats, therapeutic effectiveness was evaulated by histopathological (proximal jejunum samples) and immunological and biochemical methods.
Results: According to the results of T-TG (Tissue Transglutaminase) IgA and IL (Interleukin)-15 ELISA, there was no statistically significant result between the groups in both parameters. AST (Aspartat Aminotransferaz Test) high in protein and albumin, low in glucose, similar to urea; kreatinine was found lower than the submandibular vein and similar to the retroorbital method. In addition, Alk/P (Alkaline phosphatase) was determined, total bilirubin was low, and uric acid was high. According to histopathological results; All nine groups were considered normal.
Conclusion: Since mucosal damage could not be performed (IL- 15 and T-TG IgA level low), inflammation did not occur. Liver damage occurred due to high Alk/P, AST. Creatine kinase level and bilirubin levels were normal indicating no muscle breakdown and normal bile ducts. Normal protein levels and normal urea levels indicate that bowel and kidney function were normal.

8.
Geriatrik Hastalarda Primer Hiperparatiroidi Tedavisinde Güvenli Yöntem: Minimal İnvazif Paratiroidektomi
Safe Method for the Treatment of Primary Hyperparathyroidism in Geriatric Patients: Minimally Invasive Parathyroidectomy
Mehmet Fatih Ekici, Fatih Kuzu, Sezgin Zeren, Ali Cihat Yıldırım, Erhan Akdemir, Faik Yaylak, Kevser Onbası, Mustafa Cem Algın
doi: 10.5505/kjms.2020.48243  Sayfalar 214 - 220
Amaç: Primer hiperparatiroidi klinik olarak saptanan hiperkalseminin en onemli sebebidir. Paratiroid adenomlar primer hiperparatiroidi tablosunda en sık rastalanan endokrinoloji bozukluktur. Bu calışmada paratirod adenom nedeni ile paratiroidektomi yapılan hastaların verileri incelenerek minimal invazif paratiroid cerrahisinin 65 yaş uzeri hastalarda guvenirliğinin değerlendirilmesi amaclandı.
Materyal ve Metot: Hastalar 65 yaş uzeri olanlar ve erişkin yaş grubu olarak iki gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, ek hastalıklar ASA skoru, preoperatif ve postoperatif labaratuar bulguları, görüntüleme yöntemleri ve ameliyat süreleri gözden geçirildi. p değerinin anlamlılığı için <0,05 değeri kullanıldı.
Bulgular: Paratiroid adenomlu 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Her iki grupta kadın cinsiyeti baskındı. Grup 1’de yaş ortalaması 52,15±8,87, Grup 2’de 71,39±5,76 idi. Ek hastalıklar değerlendirildiğinde, diabetes mellitus ve hipertansiyon hastalıkları açısından iki grup arasında istatistiksel fark bulunmadı. Nefrolityasizi olan hastalar değerlendirildiğinde grup 1’de 21/64 (%32) böbrek taşı ve grup 2’de 6/26 (%23) böbrek taşı vardı ve her iki grupta da istatistiksel fark yoktu. Geriatrik grupta ASA skoru daha yüksek olmasına rağmen ameliyat süresi ve hastanede kalış süreleri arasında fark yoktu. Ameliyat sonrası komplikasyon ve morbidite yoktu.
Sonuç: Adenom cerrahisi primer hiperparatiroidizm tedavisinde etkili tedavi metodudur. Ek hastalıklar ve geriatrik yaş grubu hastalar; cerrahinin etkinliğinde ve komplikasyon oranlarında artışa sebep olmamaktadır. Cerrahi işlem süresi geriatrik hasta grubunda ASA skorundaki anlamlı farklılığa rağmen uzamamıştır. Minimal invazif paratiroidektomi geriatrik hasta grubunda güvenle uygulanabilecek cerrahi yöntemdir. Çalışmamız literatürde ülkemizden geriatrik hastalarda minimal invaziv paratiroidektomi ile ilgili bildiğimiz ilk çalışmadır.
Aim: Primary hyperparathyroidism is the most important cause of clinically hypercalcemia. Parathyroid adenomas are the most common endocrinology disorder in primary hyperparathyroidism. In this study, we aimed to evaluate the reliability of this surgery in patients older than 65 years by examining the data of patients who underwent parathyroidectomy for parathyroid adenoma.
Material and Method: Patients were divided into two groups as those aged 65 years and over and adults. Age, gender, comorbidities, ASA score, preoperative and postoperative laboratory findings, imaging methods and operative times were reviewed. A p value of <0.05 was used for significance.
Results: Ninety patients with parathyroid adenoma were included in the study. Female gender was dominant in both groups. The mean age was 52.15 } 8.87 in Group 1 and 71.39 } 5.76 in Group 2. When the associated co-morbidity was evaluated, no statistical difference was found between the two groups for diabetes mellitus and hypertension diseases. When the patients with nephrolithisis were evaluated, there were 21/64 (32%) kidney stones in group 1 and 6/26 (23%) kidney stones in group 2 and there was no statistical difference in both groups. Although the ASA score was higher in the geriatric group, there was no difference between the duration of surgery and length of hospital stay. There were no postoperative complications and morbidity.
Conclusion: Adenoma surgery is an effective treatment method for primary hyperparathyroidism. Additional diseases and geriatric age period patients do not lead to an increase in surgical efficacy and complication rates. The surgeon procedure time was not prolonged despite the significant difference in ASA score in geriatric patients. Minimally invasive parathyroidectomy is a safe surgical procedure in geriatric patients. Our study as far as we know is the first in our literature about minimal invasive parathyroidectomy on geriatric patients.

9.
Bir Üniversite Hastanesinde Doğum Yapan Annelerin Anne Sütü ve Emzirmeye İlişkin Bilgi ve Davranışlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Knowledge and Behavior of Mothers Who Gave Birth in a University Hospital Regarding Breast Milk and Breastfeeding
Fatma Yağmur Evcil, Gülsüm Zoroğlu
doi: 10.5505/kjms.2020.26429  Sayfalar 221 - 227
Amaç: Bebek ve çocukların sağlığı ve gelişmesi yönünden beslenmenin en önemli bileşeni anne sütüdür. Emzirmenin erken dönemde başlatılması ve başarıyla sürdürülebilmesi anne ve bebek için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle gebelerin emzirme konusundaki bilgi ve davranışlarının değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde doğum yapan annelerin, anne sütü ve emzirmeye ilişkin bilgi düzeylerini ve bebeklerini emzirme durumlarını belirlemektir.
Materyal ve Metot: Kesitsel tipteki çalışmanın evrenini 1 Aralık 2018- 31 Aralık 2018 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde doğum yapan 137 anne oluşturmuştur. Evrenin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir ve 80 (%58.3) anneye ulaşılmıştır. Veri toplamı aracı olarak, araştırmacılar tarafından geliştirilen “Anne Sütü ve Emzirmeye İlişkin Bilgi ve Tutumlar Anketi” ve “Emzirme Tanılama Ölçüm Aracı (LATCH)” kullanılmıştır. Veriler SPSS for Windows 22.0 paket programı ile değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde Student-t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Mann-Whitney U testi, Kruskall-Wallis testi, Pearson Korelasyon Analizi, lineer regresyon analizi kullanılmıştır.
Bulgular: Araştırmaya katılan annelerin yaş ortalamalarının 28,30±5,22 olduğu bulundu. Annelerin %98.8’inin anne sütünün bebek için ideal besin olduğunu bildiği, %72,5 ‘inin doğumdan hemen sonra emzirmenin doğum sonrası kanamayı azalttığını bilmediği belirlendi. Annelerin LATCH ölçek puan ortalamalarının 6,64±1,91 olduğu, ölçekten alınan puanların daha önce canlı doğum yapma durumu, emzirme deneyimi, doğum şekli ve doğumda anestezi alma durumuna göre anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur (p=0,01), (p<0,001), (p=0,01), (p=0,01). Yaşayan çocuk sayısı ile ölçekten alınan puan arasında pozitif yönde orta anlamlı korelasyon bulunmuştur. Çok değişkenli analizde emzirme deneyiminin olmasının (β=1,297, p=0,003) ve doğum şeklinin normal doğum olmasının (β=0,919, p=0,043) emzirme başarısını arttırdığı bulundu.
Sonuç: Annelerin endikasyon dışı sezaryen uygulamasından kaçınmaları gerektiği konusunda bilinçlendirilmesinin emzirme başarısının arttırılabilmesi için önemli olduğu düşünülmüştür. Ayrıca sezaryen doğum yapan veya emzirme deneyimi olmayan annelere, karşılaşabilecekleri sorunlar hakkında ayrıntılı bilgi edinebilecekleri ve uygulamalar yapabilecekleri eğitimlerin düzenlenmesi emzirmenin sağlıklı bir şekilde başlaması ve sürdürülebilmesi yönünden önem taşımaktadır.
Aim: Breast milk is the most important component of nutrition in terms of health and development of infants and children. The aim of this study is to determine the level of knowledge of breast milk and breastfeeding of mothers who gave birth in Düzce University Research and Education Hospital.
Material and Method: The cross-sectional study was conducted with 137 mothers in the time of December 1, 2018 and December 31, 2018 at Düzce University Research and Education Hospital. The entire population was targeted and 80 (58.3%) mothers were reached. The data collection tool consisted of ‘Information and Attitudes on Breastfeeding and Human Milk Questionnaire’ which was developed by the researchers and composed of 27 questions and LATCH Breastfeeding Assesment Tool (LATCH). Data was evaluated with with SPSS for Windows 22.0 package program. Student-t test, ANOVA, Mann-Whitney U, Kruskall-Wallis, Pearson Correlation Analysis, linear regression analysis were used in the data assessment.
Results: The mean age of the mothers participating in the study was 28.30±5.22. It was determined that 98.8% of the mothers knew that breastmilk was the ideal nutrient for the baby and 72.5% did not know that breastfeeding immediately after birth reduces postpartum hemorrhage. The mean LATCH scale score of the mothers was 6.64±1.91, and it was found that the scores taken from the scale showed significant differences with previous live birth, breastfeeding experience, type of delivery and receiving anesthesia at delivery (p=0.01), (p<0.001), (p=0.01), (p=0.01). In multivariate analysis, it was found that the experience of breastfeeding (β=1.297 p=0.003) and the normal way of delivery (β=0.919 p=0.043) increased breastfeeding success.
Conclusion: It is thought that raising the awareness of mothers that they should avoid non-indication C-section is important in order to increase breastfeeding success.

10.
Tonsillektomi Sonrası Kanaması Olan Hastaların Değerlendirilmesi
Evaluation of Patients with Hemorrhage after Tonsillectomy
Buğra Subaşı
doi: 10.5505/kjms.2020.48208  Sayfalar 228 - 232
Amaç: Tonsillektomi kulak burun boğaz hekimlerinin en sık uyguladığı ameliyatlardan biridir. Tonsillektomi sonrası kanama günümüzde hala sık rastlanan ciddi bir komplikasyondur. Bu çalışmada tonsillektomi sonrası kanama ile kliniğimize başvuran hastaların özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Materyal ve Metot: Ocak 2012 ve Eylül 2016 tarihleri arasında Kilis Devlet Hastanesi’nde tonsillektomi operasyonu uygulanan 367 hastanın 19 (%5,2)’unda tonsillektomi sonrası kanama izlendi. Hastalar yaş, cinsiyet, tonsillektomi yöntemi, kanama etiyolojisi, kanama günü, mevsim ilişkisi, uygulanan tedavi yöntemleri açısından değerlendirildi.
Bulgular: Hiçbir hastada erken dönem kanama izlenmezken, 19 hastanın tamamında geç dönem kanama tespit edildi. Kanaması olan hastaların 10 (%52,6)’u erkek, 9 (%47,4)’u kadın olup yaş ortalaması 11,15 (4–33 yaş arası) yıl idi. Tonsillektomi yapılan 50 erişkin hastanın 4 (%8)’ünde, 317 çocuk hastanın 15 (%4,7)’inde kanama izlendi. Hastaların hepsi aynı cerrah tarafından soğuk bıçak yöntemiyle ameliyat edildi. Tonsillektomi sonrası kanama en sık 7. günde toplam 6 (%31,6) hastada izlendi. Mevsim ilişkisine bakıldığında en sık kanamanın sonbahar (%42,1) ve ilkbahar (%26,3) mevsimlerinde meydana geldiği görüldü. Kanama nedeni yalnızca 6 çocuk hastada (bir hastada tonsil yatağı enfeksiyonu, dört hastada sert ve keskin yiyecek tüketimi, bir hastada asitli içecek tüketimi) belirlenebildi. 15 (%78,9) hastanın kanaması konservatif yöntemlerle, 4 (%21,1) hastanın kanaması genel anestezi altında ameliyathane şartlarında durduruldu.
Sonuç: Tonsillektomi sonrası kanamalar hayatı tehdit edici boyutlara ulaşabilir, bu sebeple kanamayla gelen tüm hastalar yakın takip edilmelidirler. Tonsillektomi sonrası kanama oranlarının sonbahar mevsiminde yüksek olabileceği bilinmelidir. Hekimlerin özellikle çocuk hastaları tonsillektomi sonrası diyet konusunda bilgilendirmeleri kanama oranlarını azaltabilir.
Aim: Tonsillectomy is one of the most common surgical procedures performed by otolaryngologists. Post tonsillectomy hemorrhage (PTH) is still common and serious complications of tonsillectomy. The aim of this study was to evaluate the clinical characteristics of patients who were admitted due to the PTH.
Material and Method: We reviewed the records of 367 patients who underwent tonsillectomy in Kilis State Hospital between January 2012 and September 2016. Of 367 patients undergoing tonsillectomy, 19 (5.2%) developed secondary hemorrhage. All patients were evaluated for age, gender, method of tonsillectomy, bleeding etiology, time of hemorrhage, relationship with the seasons and interventions applied.
Results: There was no primary hemorrhage, 19 patients were admitted with secondary hemorrhage. In 19 patients who had secondary hemorrhage, 10 patients (52.6%) were male, 9 (47.4%) patients were female and mean age was 11.15 (4–33 years). PTH occurred in 4 (8%) of 50 adult patients and 15 (4.7%) of 317 children patients. Patients were operated with cold knife tonsillectomy method by the same surgeon. Secondary hemorrhage was recorded most frequently on postoperative day 7 in 6 (31.6%) patients. PTH was observed mainly in autumn (42.1%) and spring (26.3%) seasons. The cause of hemorrhage could only be demonstrated in six child patients (tonsil bed infection in one patient, hard and sharp food consumption in four patients, acidic beverage consumption in one patient). Hemorrhage was controlled in 15 (78.9%) patients using conservative methods. In 4 (21.1%) patients hemorrhage was taken under control in the operating room under general anesthesia.
Conclusion: PTH may become life-threatening and all patients with hemorrhage needed close follow up. PTH rates can be higher during autumn season. Physicians should give advice particularly to children about post-operative diet and this may reduce the PTH rates.

11.
Nefes Darlığı ile Acil Servise Başvuran Hastalarda s-TREM’in Konjestif Kalp Yetmezliği ve Pnömoni Ayrımındaki Rolü
The Role of s-TREM in Distinction of Congestive Heart Failure and Pneumonia in Patients With Dyspnea in the Emergency Department
Ceren Şen Tanrıkulu, Hilal Hocagil, Emine Gencer, Ercan Gencer, A. Cüneyt Hocagil
doi: 10.5505/kjms.2020.06937  Sayfalar 233 - 239
Amaç: Konjestif kalp yetmezliği (KKY) ve pnömoni acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalarda en önemli potansiyel ölüm nedenleridir. Hem KKY hem de pnömonide erken tanı ve uygun müdahale hayat kurtarıcıdır. Bu çalışmanın amacı, pnömoninin CHF’den ayırıcı tanısında inflamatuar bir biyobelirteç olan miyeloid hücreler-1 üzerinde eksprese olan çözünür tetikleyici reseptörün (sTREM-1) tanısal yeteneğini araştırmaktır.
Materyal ve Metot: Bu prospektif çalışma, 1 Haziran 2014 – 30 Mayıs 2015 tarihleri arasında devlet hastanesi ve üniversite hastanelerinin acil tıp bölümlerinde gerçekleştirildi. Dispne ile başvuran hastalar uluslararası kılavuzlara göre yapılan tanılara göre değerlendirildi ve iki gruba ayrıldı; CHF grubu ve pnömoni grubu. Gruplar klinik ve demografik özellikler ve sTREM-1 düzeyleri açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Her grupta 15 hasta değerlendirildi. KKY grubunda nabız hızı daha yüksek iken (p<0,001), pnömoni grubunda solunum hızı ve sıcaklık değerleri daha yüksekti (p=0,002, p=0,008). Akciğer grafilerinde pnömoni grubunda anlamlı infiltrasyon, KKY grubunda kardiyomegali gözlendi (p<0,001). STREM-1 düzeyleri, pnömoni grubunda, CHF grubundan daha yüksekti ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,044).
Sonuç: Biz STEM’in acil serviste dispnenin ayırıcı tanısında kuulanılabileceğini, ancak daha kapsamlı çalışmalarla bunun desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Aim: Congestive heart failure (CHF) and pneumonia are the most important causes of potentially death due to dyspnea in patients presenting at the Emergency Department. Early diagnosis and suitable treatment are lifesaving in cases of both CHF and pneumonia. The aim of this study was to investigate the diagnostic ability of the soluble triggering receptor expressed on myeloid cells-1 (sTREM-1) which is an inflammatory biomarker in the differential diagnosis of pneumonia from CHF.
Material and Method: This prospective study was conducted from 1 Jun 2014 to 30 May 2015 in the emergency medicine departments of urban and university hospitals. Patients presenting with dyspnea were evaluated and divided into two groups according to the diagnoses made according to international guidlines; CHF group and pneumonia group. The groups were compared in respect of clinical and demographic characteristics and sTREM-1 levels.
Results: 15 patients were evaluated in each group. Pulse rate was higher in the CHF group (p<0.001), and respiration rate and temperature values were higher in the pneumonia group (p=0.002, p=0.008). On the chest radiographs, significant infiltration was observed in the pneumonia group, and cardiomegaly in the CHF group (p<0.001). The sTREM-1 levels were higher in the pneumonia group than the CHF group, and the difference was statistically significant (p=0.044).
Conclusion: We think that STEM can be used in the differential diagnosis of dyspnea in the emergency departments, but this should be supported by more comprehensive studies.

12.
Obsesif Kompulsif Bozukluğun Kelime Kökü Tamamlama Testi (KKTT) ve Bilişsel Süreçlere Etkisi
Effect of Obsessive Compulsive Disorder on Word Stem Completion Test (WSCT) and Cognitive Processes
Emine Fusun Akyuz Cim, Adem Aydın, Abdullah Atlı, Faruk Kurhan
doi: 10.5505/kjms.2020.56767  Sayfalar 240 - 245
Amaç: Bu çalışmada, Obsesif Kompülsif Bozukluğu (OKB) olan bireylerde örtük bellek performansı ile bilişsel süreçlerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Materyal ve Metot: Bu çalışma; Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran; 30 Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB) tanılı hasta ve rastgele seçilen 40 kişilik sağlıklı kontrol grubunda örtük bellek performansı ile bilişsel süreçler değerlendirildi. Her iki grup için; örtük bellek performansını değerlendiren Kelime Kökü Tamamlama Testi (KKTT) ve Sosyo-demografik bilgi formu uygulandı. Hasta grubuna ise bu teste ilave olarak, Yale– Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOCS), Boyutsal Yale- Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (DY-BOCS), Obsesyonel İnanışlar Ölçeği (OİÖ), Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği (TAF) ve Üst Biliş Ölçeği (ÜBÖ) uygulandı.
Bulgular: Yapılan değerlendirme neticesinde; Y-BOCS ve bilişsel parametrelerin (TAF-OİÖ-ÜBÖ) puanlarındaki artışın KKTT performansını ters yönde etkilediği saptandı. Ortalama KKTT skoru hasta grubunda 7,63±3,05, kontrol grubunda 6,30±2,09 idi (p=0,034). Örtük bellek performansını en fazla etkileyen bilişsel parametre ise TAF parametresi idi.
Sonuç: OKB’da, hastalığın şiddeti arttıkça örtük bellek performansı olumsuz etkilediği saptandı.
Aim: The aim of this study is to evaluate the relationship between implicit memory performance and cognitive processes in individuals with Obsessive-Compulsive Disorder (OCD).
Material and Method: In this study, we aimed to investigate the relationship between implicit memory performance and cognitive processes by comparing a group of 30 Obsessive-Compulsive Disorder (OCD) patients that presented to Yüzüncü Yıl University Medical School Hospital Psychiatry Polyclinic and a group of 40 healthy subjects. Both groups were administered demographic data form and the Word Stem Completion Test (WSCT). The patient group was additionally administered Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale (Y-BOCS), Dimensional Yale-Brown Obsessive- Compulsive Scale (DY-BOCS), Metacognitions Questionnaire 30 (MCQ-30), Thought-Action Fusion Scale (TAFS), and Obsessive Beliefs Questionnaire-44 (OBQ-44).
Results: It was determined that the increase in Y-BOCS and cognitive parameters (TAFS, OBQ-44, MCQ-30) scores adversely affected the performance of WSCT. The mean WSCT score was 7.63±3.05 in the patient group and 6.30±2.09 in the control group (p=0.034). TAF parameter is the most important cognitive parameter affecting implicit memory performance.
Conclusion: In OCD, implicit memory performance is adversely affected as the severity of the disease increases.

13.
Erzurum İli Ölüm Bildirim Sistemi Verilerinin Zamansal Değişimi ve 2017 Yılı Ölümlerinin Değerlendirilmesi
Temporal Change of Erzurum City Death Notification System Data and Evaluation of 2017 Deaths
Meryem Merve Ören, Emine Füsun Karaşahin, Mahmut Uçar, Özgür Çelebi&775;, Savaş Karahasanoğlu
doi: 10.5505/kjms.2020.22590  Sayfalar 246 - 252
Amaç: Hayati istatistikler doğum, ölüm, intihar, evlenme ve boşanma gibi sağlıkla ilgili kayıtların istatistikleri olup ülkelerin sağlık durumunun saptanması, sağlık hizmetlerinin planlanması, değerlendirilmesi ve halk sağlığı çalışmalarının yönlendirilmesi açısından temel veri kaynaklarıdır. Bu çalışma, ölüm nedenlerinin ICD-10 tanı koduna göre kaydedilmesindeki değişimin ve Erzurum’da meydana gelen ölümlerin değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır.
Materyal ve Metot: Çalışmamız 2013–2017 yılları arasında, bir yaş ve üzerinde gerçekleşen ve daimî ikameti Erzurum olan ölüm bildirimlerinin ölüm bildirim sisteminden (ÖBS) elde edilen verileri üzerinden yapılmıştır. Tanımlayıcı bir çalışmadır. İstatistiksel analizlerde aylık, mevsimsel ve saat dilimlerine göre farklılığının belirlenmesi için Goodness of fit testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 kabul edildi.
Bulgular: Erzurum ili ÖBS verilerinde, 2013 yılında %21 olan ICD- 10 tanı kodu ile giriş yapma sıklığı 2017 yılında %58’e ulaşmıştır. Ölümlerin 1123’i (%49,8) erkek, %82,2’si 65 yaş ve üzerindeydi. Ölüm saatlerine göre ölümlerin çoğu 8: 00–11: 59 saatleri arasında (p<0,001). Ölüm sebeplerinde dolaşım sistemi hastalıkları %54,9 ile ilk sırada yer alırken kanserler %15 ile ikinci sırada gelmektedir. Gırtlak ve soluk borusu/bronş/akciğerin kötü huylu tümörü oranı ölüm nedeni tümör olanlar içinde %23,3 ile ilk sırada iken midenin kötü huylu tümörü ise %22,7 ile ikinci sıradadır.
Sonuç: Erzurum’da ölüm nedenleri Türkiye istatistikleri ile benzer tespit edilmiştir. Özellikle dikkat çeken nokta kansere bağlı ölümler içerisindeki kanser türlerinde olmuştur. Mide ve özofagus kanserine bağlı ölümler Erzurum ilinde Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde olduğu belirlenmiştir. Ölüm istatistiklerinin güvenle analiz edilebilmesi için uluslararası kabul gören tanı sınıflaması ile kayıtların yapılması gerekmektedir.
Aim: Vital statistics are statistics of health-related records such as birth, death, suicide, marriage, and divorce and are the main data sources for determining the health status of countries, planning and evaluating health services and directing public health studies. This study aimed to determine the reasons for death and evaluation of the trend in the registration of the reasons of death according to the ICD-10.
Material and Method: Our study was carried out on the data obtained from the death reporting system (DRS), which were between the years of 2013–2017, which were one year old and over and whose permanent residence was Erzurum. It is a descriptive study. Goodness of fit test was used in statistical analysis to determine the difference according to monthly, seasonal and time zones. p<0.05 was accepted for statistical significance.
Results: The rate of logging in with the ICD-10, which was 21% in 2013, reached 58% in 2017.1123 (49.8%) of the deaths were male, 82.2% of them were 65 years old and above. The most death rate is between 8: 00–11: 59 between hours of death (p<0.001). Circulatory system diseases are in the first place with 54.9% in causes of death, while cancers are the second with 15%. The rate of malignant neoplasms of the larynx and trachea/bronchus/lung is the first with 23.3% of the tumors with the cause of death, while the stomach cancer is the second with 22.7%.
Conclusion: In order to analyze the death statistics safely, records must be made with the internationally accepted diagnostic classification. In our study, it was similar to Turkey’s cause of death statistics. However, the striking point was especially in cancer types among cancer-related deaths. In particular, deaths due to stomach cancer is much higher than the average of Turkey and should be investigated.

OLGU SUNUMU VEYA SERISI
14.
Kadınlarda Üriner Retansiyonun Nadir Bir Nedeni: Üretral Karunkül
A Rare Cause of Urinary Retention in Women: Urethral Caruncle
Engin Kölükçü, Tufan Alatlı, Faik Alev Deresoy, Latif Mustafa Özbek, Doğan Atılgan
doi: 10.5505/kjms.2020.24119  Sayfalar 253 - 256
Kadınlarda üretral karunkül sık gözlenen benign bir lezyondur. Bu lezyonların büyük bir bölümü 1 cm altında olup asemptomatik seyretmektedir. Bu olgu sunumunda akut üriner retansiyon ile acil departmanına başvuran ve üretral karunkül tanısı konulan 39 yaşındaki kadın hastanın literatür bilgileri altında tartışılması amaçlanmıştır.
Urethral caruncle is a benign lesion commonly encountered in women. Most of these lesions are smaller than 1 cm and are asymptomatic. In the present case report, the case of a 39 years old woman who applied to emergency department with acute urinary retention due to urethral caruncle was discussed with a literature review.

DERLEME
15.
COVID-19 Pandemisi Sırasında Genel Onkolojik Cerrahide Triaj
Triage of General Oncological Surgery During COVID-19 Pandemic
Ali Cihat Yıldırım, Mehmet Fatih Ekici, Sezgin Zeren, Faik Yaylak, Mustafa Cem Algın
doi: 10.5505/kjms.2020.65642  Sayfalar 257 - 263
Dünya çapında COVID 19 adında bir salgın global sağlık sistemini etkilemektedir. Sağlık zinciri bir çok aşamada pandeminin yol açtığı ciddi bir yük taşımaktadır. Dünya sağlık otoriteleri ve cerrahi dernekler bu pandemiye hızla cevap verip kılavuzlar hazırlasalar da, kaotik kriz ortamında yaşamı tehdit eden acil ve onkolojik cerrahi vakaların yönetimiyle ilgili ciddi bir endişe söz konusudur. Her ülkenin elindeki tıbbi kaynakları ciddi kısıtlamalarla kullandığı bu ortamda yerel önlemlerin alınması önem kazanmıştır. Bu derlemede genel cerrahi kanser vakalarının yönetiminde Türk ve dünya onkolojik cerrahi dernekleri tarafından ortaya konan kılavuz önerileri ortaya konulmuştur.
A world wide pandemic of COVID 19 has been affected by the global health system of the majority of the world. The significant burden of the pandemic results in severe damage to several steps of health supply. Although significant health authorities and surgical societies gave the rapid response to this world wide outbreak, major concerns emerge for emergency and oncological cases which could be life-threatening on this sophisticated chaotic crisis environment. Local precautions should be considered on this outbreak when every country and geographical region may manage its resources with severe limitations. In this review, we try to collect recommendations about the triage of general surgical cancer care which are emphasized by the Turkish surgical community and world oncological societies up to date.

 

Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.


Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Kafkas Tıp Bilimleri Dergisi Editörlüğü
Kars, Türkiye    

Telefon: +90 474 225 11 92 - 93                                    Faks: +90 474 225 11 96

e-mail: edit.tipdergi@gmail.com

Yukarı Git